< İstanbul'dan İlk Merhaba - İstanbul Newsline - Blogcu





Google

21/10/2006

İstanbul'dan İlk Merhaba

 

Merhabalar,

 

Dünya'da kurulmuş olan sistemlere entegre olmak istemeyenlere bir örnek olarak, içimde yaşattığım kendi dünya düzenimi bu blog aracılığıyla paylaşmak istiyorum. Geçen yıllarda arkadaşlarımla yaptığım tartışmalar sonucunda böyle bir blog yazmak fikri oluştu. 

 

İlk önce yaptığım işten bahsetmek istiyorum. Üniversitede ders verdiğim için yaptığım işi çeşitli şekillerde adlandıranlar var, işimin kadro adı "okutman", henüz bir title'ım olmadığından bazı arkadaşlarım "asistan" der, yakın çevremden "akademisyen" diyenler var, bazen de "öğretim görevlisi" adını da duyuyorum, öğrencilerim de "hocam" derler. Yaptığım işin adı ne olursa olsun yazı yazmayı seviyorum. Bir de bilimsel olduğu varsıllanan bir çevrede olunca çevre ve dolayısıyla sistem ya da düzen bireyi şekillendirmeye çalışmakta. En çok da sevmediğim işte bu duygu. Yaşadığım çevreyi üstten görüp de şekillendirilmeye gönüllü olmak. Olamıyorum.

 

Özellikle de biliyorsunuz bilimsel olduğu varsıllanan bir çevrede olunca bireyden (benden) bilimsel yayınlara katkı yapmam isteniyor. Bu düzene entegre olmazsam sanki iyi bir birey olamazmışım gibi bir durum var. Böyle yayınlara katkı yapmak da 2 çok önemli engeli ortaya getiriyor. İlki bu tür yayınların kuralları (şekilsel ve dilsel); ikincisi bu tür yayınların başında bulunanlar. Bu bağlamda, yazıya sevgim ve bu düzen karşı karşıya geliyor...

 

Bu karşıtlığın çözümünü de ben şöyle buldum: kendi düzenimi kendim yaratmaya başladım, örneğin; bilimsel yazılarım için www.ingilish.com adlı bir site kurdum, bu şekilde kendi söylemimin efendisi oldum. İstediğim konuda, istediğim şekilde, istediğim dilbilgisini kullanarak yazıyorum. Dahası, yabancı dil ve öğretimi, dilbilim konularında yazmak isteyen ve yazılarını bütün dünyayla sınırsız paylaşmak isteyen arkadaşlarım için de bir düzen yaratmış oldum.

 

Bu şekilde, var olan düzenin yanısıra kendi düzenimi yarattım, bence isteyen herkes bunu yapmalı, bütün çözüm yolları kendi içimizde, iş ki biz kendimiz tembel olmayalım ve bir şeyler başarmak için sonsuz istek duyalım... 

 

(bu konuya devam edeceğim)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

1 yorum yazılmıştır

  1. Yazan: isimsiz | Tarih: 2007-02-11 04:54:52
    Konu: Özgün bir yorum
    Neye üzülmeliyim bilmiyorum. Bir şarkı dinliyorum,"bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye? Kimse bilmez, kimse bilmez..." Saatlerdir durmaksızın dinlediğim bu şarkı mı beni üzen yoksa hayatıma delicesine ihanet diyor olmam mı? Bilmiyorum. Bildiğim birkaç şeyden biri, benim de yazmayı sevdiğim, sizin gibi; ve bir de, artık ne yazıya ne aşka ne sadakate ne de hikayelere inanmadığımı biliyorum. Artık sadece yaşadığıma ve bu hayatı yaşamak için "yaratıldığıma" inanıyorum. Yaşıyorum ve öleceğim bir gün. Yıldızlı göklerin ne zaman dönmeye başladığını, kaderin insanlara neden anlamlandıramadığımız çizgiler çizdiğini, yazdığımız hikayelerin, bizler tatlı uykularımızda onları yazdığımız için huzurlu aynı zamanda coşkuluyken, gördüğümüz rüyalara görünmeden, arkamızdan bizimle neden alay ettiğini, kendi yazdığımız hikayelerimizin bizimle alay ettiğini öğrendiğimizde neden şaşırmayıp bir anda olgunluğa eriverdiğimizi, tüm bu anlaşılması güç, karmaşık soruları neden sorduğumu, dahası kim olduğumu, şu anda bunları neden yazdığımı, bahsettiğim hüzünlü şarkıyı neden defalarca dinleyip her defasında istisnasız ağladığımı... bunlara benzer binlerce hatta belki de milyonlarca sorunun cevabını belki de öldüğüm zaman anlayabileceğim ancak. Eğer öyle olacaksa, bugünümüz soru sormaya mı yarar sadece? Soru sormak için mi varız biz evrende? Eğer siz de öyle olduğunu düşünüyorsanız, size bir "sorum" var. Söyler misiniz bana, kimilerinin "okutman", kimilerinin "akademisyen", kimilerinin de "hocam" dediği "siz"... "siz" esasında kimsiniz?

    Bağlantı »